Gece, paslı bir çan gibi sallanıyordu harabelerin üzerinde,
Ay ise kırık bir vitraydan sızan solgun bir kefaret.
İnsanlar ellerinde kara fenerlerle dolaşıyordu,
Her biri bir gölgeyi yargılıyor,
Ama kendi karanlığının yüzüne bakmamak için
Başını başka tarafa çeviriyordu.
Çünkü en eski mezarlar taşlardan değil,
İnsanın içinde mühürlediği kapılardan yapılır.
Ve bazı kapılar vardır ki açıldığında
Duvarlardan önce aynalar yükselir.
Rüzgâr, çürümüş güllerin arasından geçerken
Sessiz bir itirafta bulundu bana:
“Bir yarayı lanetlemek kolaydır,
Onun nasıl açıldığını görmek zor.”
Katedralin siyah kemerleri altında
Kargalar eski günahları sayıyordu tek tek.
Oysa en ağır günah,
Kendi ruhunun koridorlarında kaybolmaktan korkmaktı.
Bir gece bütün suçlar sustu,
Bütün parmaklar aşağı indi.
Geriye yalnızca çıplak bir hakikat kaldı:
Kendine bakabilen gözler,
Taştan heykelleri değil,
Taşa dönüşmüş kalpleri ağlatır.
Ve şafak söktüğünde anladım;
İnsan, başkasının karanlığını değil,
Kendi mahzenindeki gölgeyi tanıdığı gün
Gerçekten değişmeye başlar.
Bir Cevap Yazın