İnsan, ömrü boyunca sayısız insanla karşılaşır. Kimi onu över, kimi küçümser; kimi alkışlar, kimi görmezden gelir. Fakat bütün bu karşılaşmaların arasında en uzun yolculuk, tek bir kişiyle yapılır.
Kendisiyle.
Belki de bu yüzden insanın en büyük savaşı, hayatla değil; aynaya baktığında gördüğü kişiyle verdiği savaştır.
Çocukken bize yürümeyi öğrettiler, konuşmayı öğrettiler, yazmayı öğrettiler. Fakat nedense kendimizle nasıl konuşacağımızı hiç öğretmediler. Başarısız olduğumuzda kendimizi nasıl affedeceğimizi, hata yaptığımızda onurumuzu nasıl koruyacağımızı, düştüğümüzde elimizden tutacak ilk kişinin yine kendimiz olması gerektiğini kimse anlatmadı.
Böylece büyüdük.
Başkalarının sevgisini kazanmayı öğrendik ama kendimizi sevmeyi öğrenemedik.
Başkalarının güvenini kazanmayı öğrendik ama kendi güvenimizi inşa edemedik.
Ve bir gün, bütün bunların adına “özgüven eksikliği” dedik.
Oysa mesele çoğu zaman cesaret eksikliği değildir.
Mesele, insanın kendi iç mahkemesinde sürekli sanık sandalyesine oturtulmasıdır.
Ne tuhaftır…
Başkalarının yaptığı küçük bir hatayı kolayca affedebiliriz. “Olur böyle şeyler.” der geçeriz.
Fakat aynı yanlışı kendimiz yaptığımızda içimizde görünmeyen bir yargıç ayağa kalkar.
Geçmişte yaptığımız bütün hataları dosya dosya önümüze koyar.
Başarısızlıklarımızı delil gösterir.
Eksiklerimizi tanık olarak çağırır.
Ve sonunda en ağır cezayı yine kendimize veririz.
İnsan bazen başkalarının değil, kendi vicdanının mahkûmudur.
İşte özgüven, bu mahkemeyi dağıtabilme cesaretidir.
Hayatın en acı yanlarından biri de insanın kendisini sürekli yanlış aynalarda aramasıdır.
Kimi başkasının başarısında kendi değersizliğini görür.
Kimi başkasının güzelliğinde kendi eksikliğini.
Kimi başkasının servetinde kendi yoksulluğunu.
Oysa hiçbir ayna seni senden daha doğru gösteremez.
Başkalarının hayatı senin ölçün olamaz.
Çünkü herkes aynı yoldan yürümüyor.
Kimisi baharda çiçek açar.
Kimisi sonbaharda meyve verir.
Kimisinin hikâyesi erken başlar.
Kimisininki geç…
Ama geç açan çiçek, eksik açmış olmaz.
İnsan, en çok da kusursuz olmaya çalışırken yorulur.
Sanki hata yaparsa sevgiyi kaybedecekmiş gibi…
Sanki yanılırsa saygısını yitirecekmiş gibi…
Sanki düşerse artık ayağa kalkamayacakmış gibi…
Oysa hayat kusursuz insanları değil, yaralarını taşımayı öğrenmiş insanları büyütür.
Çatlaklarından ışık sızan insanlar vardır.
Acıları onları kırmamış, olgunlaştırmıştır.
Kaybettikleri şeyler, kazandıkları bilgelikten daha büyük değildir.
Belki de insanı güçlü yapan, hiç yara almaması değil; aldığı yaraların onu merhametli birine dönüştürmesidir.
Özgüven çoğu zaman yanlış anlaşılır.
İnsanlar onu yüksek sesle konuşmak sanır.
Her ortamda söz sahibi olmak sanır.
Hiç korkmamak sanır.
Hayır…
Gerçek özgüven çoğu zaman sessizdir.
Kalabalığa kendini ispat etmeye çalışmaz.
Her tartışmayı kazanmak istemez.
Her eleştiriyi kişisel algılamaz.
Çünkü kendini bilen insanın, sürekli kendini anlatmaya ihtiyacı yoktur.
Meyve veren ağacın dalları nasıl ağırlaştıkça eğiliyorsa, olgun insan da güçlendikçe sakinleşir.
Hayatta en çok ihtiyacımız olan şey, başkalarının bize inanması değildir.
Çünkü insanların inancı değişir.
Bugün alkışlayan yarın unutabilir.
Bugün yanında duran yarın uzaklaşabilir.
Kalabalıklar mevsimler gibidir; gelir, geçer.
Ama insanın kendisine olan inancı…
İşte o, fırtınalarda bile sığınılacak tek limandır.
Kendine güvenen insan, her şeyi başaracağını düşündüğü için güçlü değildir.
Başaramadığı zaman da yeniden başlayabileceğini bildiği için güçlüdür.
Belki de özgüven, insanın kendine söylediği en sessiz cümledir.
“Eksiklerim var ama değerim eksik değil.”
“Yoruldum ama yolumu kaybetmedim.”
“Düştüm ama henüz vazgeçmedim.”
Çünkü insanı ayakta tutan şey kusursuzluğu değildir.
Kendine rağmen yürümeyi sürdürebilmesidir.
Ve belki de hayatın en büyük başarısı; herkesin seni alkışladığı gün değil, kimsenin alkışlamadığı bir günde bile yoluna aynı inançla devam edebilmektir.
İşte o gün, özgüven artık bir duygu olmaktan çıkar.
İnsanın karakterine dönüşür.
Bir Cevap Yazın