İnsan, kendini anlatabildiği kadar var olduğunu sanıyor bazen. Oysa kelimeler ağızdan çıktığı anda bize ait olmaktan çıkıyor; karşıdakinin duyabildiği kadarına dönüşüyor.
Belki de bu yüzden bu kadar çok konuşup bu kadar az anlaşıyoruz.
Bir şey anlatıyoruz mesela. Gerçekten önemli bir şey. İçimizde uzun zamandır taşıdığımız, belki söylemeden önce defalarca düşündüğümüz bir şey. Karşımızdaki başını sallıyor, dinliyor gibi görünüyor. Fakat daha cümlemiz bitmeden onun gözlerinde kendi hikâyesinin başladığını görüyoruz.
Biz bir kaybımızdan söz ediyoruz, o kendi kaybını hatırlıyor.
Biz yalnızlığımızı anlatıyoruz, o kendi yalnızlığını.
Biz “yoruldum” diyoruz, o bizden daha çok yorulduğunu anlatıyor.
Böylece iki insan karşılıklı oturuyor ama aslında kimse kimsenin yanında değil.
Herkes kendine dönük.
Herkes kendi hayatının penceresinden dışarı bakıyor ve gördüğü manzarayı dünyanın tamamı sanıyor.
Garip olan şu ki çoğumuz anlaşılmadığımızdan şikâyet ederken başkalarını ne kadar anladığımızı pek düşünmüyoruz.
Bizi dinlemeyenlere kırılıyoruz ama biz de çoğu zaman dinlemiyoruz.
Çünkü dinlemek, susmaktan daha zor bir şey.
Gerçekten dinlemek için insanın bir süreliğine kendinden vazgeçmesi gerekiyor. Kendi acısını, kendi fikrini, vereceği cevabı, anlatacağı benzer hikâyeyi bir kenara bırakması…
Bir başkasının dünyasına hiçbir şey söylemeden girebilmesi gerekiyor.
Bunu pek beceremiyoruz.
Belki insanın en büyük yalnızlığı da burada başlıyor.
Etrafında kimsenin olmamasında değil;
etrafında birçok insan varken kendini hâlâ anlatamamış hissetmesinde.
Çünkü yalnızlık bazen boş bir oda değildir.
Bazen kalabalık bir masadır.
Herkes konuşuyordur.
Herkes gülüyordur.
Sen de oradasındır.
Ama içinde, kimsenin bilmediği başka bir hayat devam ediyordur.
İnsan zamanla bunu kabulleniyor.
Her şeyini anlatamayacağını…
Anlatsa bile her şeyinin anlaşılmayacağını…
Bazı duyguların başka bir insana geçerken eksileceğini…
Bazı acıların sahibinden başkasının dilinde karşılığının olmadığını…
Belki büyümek biraz da budur.
Kendimizi bütünüyle anlayacak birilerini aramaktan vazgeçmek değil; bunun ne kadar nadir bir şey olduğunu anlamak.
Ve belki bundan daha önemlisi, başkasından beklediğimiz şeyi ona verebilmek.
Bir insan konuşurken hemen kendi hikâyemize dönmemek.
Onun cümlesinin arasına kendi cümlemizi sıkıştırmamak.
Bazen sadece dinlemek.
Çünkü herkes anlatmak istiyor.
Herkes görülmek istiyor.
Herkes hayatının bir yerinde birinin dönüp kendisine, “Seni anlıyorum,” demesini bekliyor.
Fakat dünya milyonlarca insanın aynı anda anlatmaya çalıştığı tuhaf bir yer.
Belki de bu yüzden sesimiz bu kadar çok, birbirimizi duyduğumuz anlar bu kadar az.
Hayat çoğu zaman anlaşılmayı bekleyen bir hikâye gibi gelir insana.
Ama herkes kendi cümlesini yazmakla meşguldür.
Ve belki insanın asıl yalnızlığı, anlatacak kimsesinin olmaması değil; herkesin anlatacak bir şeyi olmasıdır.
Bir Cevap Yazın